Becerikli, hayal gücü yoğun çocukların mirasıyla
besleniyoruz bir ömür. O çocukların yarattığı el işleri, resimlerde
kullandıkları renkler biçimler… Övünür dururuz sonra ölene dek, sanatımızla,
sinemamızla. Hep kötü birer kopyası olabilecekler ancak, birkaç mantık ilkesi
ve arz-talep davranışı bulaştırılmış olarak.
Hazlar, rüyalar kimlerden kaldı sanıyorsunuz. Hala bizim
sandığımız, geçmişte yaşamış yerli-devrimci çocuklardan. Sözüm ona
“çocukluğumuz”dan. Beynimiz ve parmaklarımız o meşhur “çözümlenemez
muhteşemliğini” birkaç on yıl gösterebiliyor bize. Sonrası onu öldürme
çabalarıyla geçen onlarca yıl, yetişkin literatürüyle, teknikle, vs.
Yetişkinlerin çocukluğa yaktıkları ağıtlarla, çocukların
zahiri yetişkinliğe, muhteşem dünyayı temsil eden yetişkinliğe yaktıkları
ağıtların ayrı ayrı sonuçlarını bir düşünün.
Birincisi, çocukluğun ve rüyaların ölümü ve öldürülmesi methiyesine
dönüşürken; yani yine de “tatlı ve zeki” yetişkinliği överken; ikincisi büyüklere
sonsuz anlamsızlığın ve sonsuz gerçekliğin ipuçlarını sunan işaretler yaratmaya
dönüşüyor. (bu cümleyi açımlayamayacağım, gücüm yetmez)
Yani ben bu yazdıklarımda, çocukluğun ve rüyaların
yetişkinlerin dünyasından bağımsız olmayan ve yetişkinlere imkansız önderliğini
olumlarken, yetişkinlerin çocukluğa yaktıkları ve aynı süreç içerisinde
yozlaştırdıkları teknik ağıtları olumsuzluyorum.
İşte bu filmin ardından elimden dilimden dimağımdan bu
sabuklamalar döküldü. Filmin adı: Science of sleep