15 Ocak 2014 Çarşamba

Filmin Adı: Happy Accidents

Adam tutmuş uzaydan gelmiş. Ya da gelecekten gelmiş bir geçmiş yolcusu. Zaman yolcusu. Belleğimde kalan görüntülerden seni bulmaya geldim diyor. Gerçekten inanırsak geçmişi, ve aslında geleceği, değiştirebiliriz diyor. Geçmişi değiştirmek.
Bugün olduğumuza inandığımız insana inanmayı bıraksak, bir inansak diyor. Geçmişi değiştirebiliriz, yani işte bugünü değiştirebiliriz diyor.
Kadın inatla, uzaydan gelen adamı hala katı gerçeklerin dünyasına çekmeye çalışmaktadır. Aşk kelimesini de inadına kullanmaktadır hala, adamın uzaydan gelmiş bir yaratık olabileceğine inanır gibi olduğu nadir anlarda çıldıracak gibi olmaktadır. Bir an önce kurtulması gereken bir hastalıkmış gibi, ciddiyetle tedirgin olur. Çünkü buna inanayazması demek, ayaklarının altında sağlam olduğunu düşündüğü yerin gitmesi demek olacaktır. Ve kadın hala inatla aşk kelimesini telaffuz etmektedir.
Adam 500 yıl sonrasından gelmiştir. Bir ölümü engellemek üzere. Geçmişi değiştirmek istemektedir. Ama inanması gerekir kadının. Kadının terapisti adamın hasta olduğuna emindir. Geçmişe dönüp kız kardeşinin ölümünü engelleyemediği için bu hastalığa yakalanmıştır adam. Adam bir ölümü engellemek istemektedir. Terapist de bir geçmiş yolcusudur. Ama kaçaktır o, sorumluluktan kaçan bir yolcu. Adam öyle değildir, adam sevda ile sorumluluk almak isteyen bir özgürlük savaşçısıdır. Terapist kadını adamdan kaçırmak istemektedir, uzak tutmaya çalışmaktadır. Seni öldürecek der, ileri derecede hasta der, onu der bunu der. Terapist, kendisi de bildiği halde geçmişe yoluluğun, zaman döngüsünün vs mümkün olduğunu, o bugünü değiştirmeyi değil de, bugünden kaçmayı öğütleyip durmaktadır. Demek ki her geçmişe uzanan insan bir inancı aramak bulmak için geçmişe sığınmamaktadır. Kimdir bu terapist, üstüne üstlük kendisine bile ait olmayan bugünü, bugünün insanlarından kaçırmaktadır.

Kötü olan şuydu filmde: Adam geçmişi değiştirmiştir, bunu başarmıştır lakin tek başına. Kadın yine ancak mantıklı bir sonuç görünce inanmayı seçmiştir. İnanmak bu mudur? 

24 Aralık 2013 Salı

Filmin adı: Science of sleep

Becerikli, hayal gücü yoğun çocukların mirasıyla besleniyoruz bir ömür. O çocukların yarattığı el işleri, resimlerde kullandıkları renkler biçimler… Övünür dururuz sonra ölene dek, sanatımızla, sinemamızla. Hep kötü birer kopyası olabilecekler ancak, birkaç mantık ilkesi ve arz-talep davranışı bulaştırılmış olarak.
Hazlar, rüyalar kimlerden kaldı sanıyorsunuz. Hala bizim sandığımız, geçmişte yaşamış yerli-devrimci çocuklardan. Sözüm ona “çocukluğumuz”dan. Beynimiz ve parmaklarımız o meşhur “çözümlenemez muhteşemliğini” birkaç on yıl gösterebiliyor bize. Sonrası onu öldürme çabalarıyla geçen onlarca yıl, yetişkin literatürüyle, teknikle, vs.
Yetişkinlerin çocukluğa yaktıkları ağıtlarla, çocukların zahiri yetişkinliğe, muhteşem dünyayı temsil eden yetişkinliğe yaktıkları ağıtların ayrı ayrı sonuçlarını bir düşünün.  Birincisi, çocukluğun ve rüyaların ölümü ve öldürülmesi methiyesine dönüşürken; yani yine de “tatlı ve zeki” yetişkinliği överken; ikincisi büyüklere sonsuz anlamsızlığın ve sonsuz gerçekliğin ipuçlarını sunan işaretler yaratmaya dönüşüyor. (bu cümleyi açımlayamayacağım, gücüm yetmez)
Yani ben bu yazdıklarımda, çocukluğun ve rüyaların yetişkinlerin dünyasından bağımsız olmayan ve yetişkinlere imkansız önderliğini olumlarken, yetişkinlerin çocukluğa yaktıkları ve aynı süreç içerisinde yozlaştırdıkları teknik ağıtları olumsuzluyorum.

İşte bu filmin ardından elimden dilimden dimağımdan bu sabuklamalar döküldü. Filmin adı: Science of sleep